Corona Virüsü İle Karantinada Aşk Yaşarken
Başta herkes gibi, sterildi yahut steril kelimesinin kapsamına güncellemeler geldiği için artık tekrar “herkes gibi” diyebileceğimiz bedenlerimiz vardı. Yine bir “artık” ile karşı karşıyasın ve yine bir güncelleme ile eski model ve güncellemeyi kaldıramayacak vücut sistemlerinin heba olmasına şahit oluyorsun. Bu olay bitince yine herkes, herkes gibi steril olacak aşılarıyla. Buna tepki vermenin asıl nedeni ise aslında sosyalist bir hümanizm anlayışından (üzüntüden) çok, liberal (kişisel) hümanizm anlayışı (korku). “Artık” var olma savaşında bir muhatabın daha var; coronavirus. Bu bir muhatap çünkü tıp bilimi bu virüsü evcilleştirebilirse sadık bir yoldaş olabilir ve emsali bir muhtap çıkıp geldiğinde “come to Beşiktaş” çağrısı yapan futbolcu gibi sistemimize yeni bir sadık yoldaş daha ekleyebiliriz. En azından benzeri bir muhataba can bağışlamayız ama ilk muhatabın evcilleştirilmeden önce aldığı canlardan biri olmak, korku.
Tabi ki korku bir insanın olmazsa olmazıdır neredeyse. Hatta bütün canlılarda görülür içgüdülerden biridir bu. Gayet doğal görünebilir bir tepki olmasına karşın bu içgüdünün temeline insek dahi bir cevap bulamayışımızın hüznüyle kalkacağız masadan. “Neden korkuyoruz” surusuna “çünkü yaşama değer veriyoruz” cevabını vermenin kolay olduğunu biliyorum ama buna bir neden bulamayacak oluşumuzun hüznünden bahsediyorum. Yazıp çizilen teknik detaylarla bilimin yeni hedefine ömürleri uzatmayı koymak, “kaçınılamayan son”un başına “zamanında” ibaresini eklemek bile aslında cevaptan hatta cevabı aramaktan dahi koşarak kaçmaya benziyor. Beyhude. Çünkü organ nakilleri ile diri tutulan insan bir kaçınılmaz son ile, ölüm ile beslenecekse; medeniyetimiz insan ömrünü maksimum hatta sınırsıza ulaştırabilmek için yaşam alanının yaşanabilirliğini sıfıra indirecekse ve ortada yine en az bir kaçınılmaz son olacaksa… Belki sen bile birine hayat veren mutlu bir son olabilirsin, korku.
Saçma geliyor. Ama medeniyetimizin içine “felsefe” terimini çat diye bırakan bu sorular yahut alınamayan cevaplar hala bizimle. Onlarla yaşıyoruz, uyuyoruz, uyanıyoruz, çalışıyoruz ve bir Doğu Demirkol stand-up’ında onu karşımıza alıp gülüyoruz. Aslında mizahın ta kendisini bile bu bulunamayan cevaplara borçluyuz. Cevabı bir bulsak, “En el-Hakk” diyecek kadar bir inansak cevaba ne derdimiz kalacak belki, ne de yaşama sevinci. Hatta belki yaşam kalmaz?
Ölmekten korkuyorsun. Birilerinin ölmesinden değil. Çoğunlukla sevdiklerinin ölmesinden ki en çok da kendini seviyorsun. Sevilebilir erdemliler de umurun değil. Senin için erdem, sana dokunan bir iyilik ama beklediğin iyilik bir melek değil de yine bir insan oldukça sonuç hep korku olacak. Çünkü biliyorsun erdemli bir insan bile ölmekten korkar, birilerinin ölmesinden değil.
Çıkaralım mı maskelerimizi? Wuhan’da birkaç enfekte insana dokunup “yanındayız” diyelim. Ölebiliriz ama bunun sonucunu biliyoruz. Ki zaten çok iyiyiz. En cennetlik olmasak da sondan 100 milyonuncu sıralarda girenlerden birkaçı kesin biz oluruz. Namazımız, pazar ayinimiz, Nirvana da aldığımız guslümüz bile tam. Tam olmasa ne olur biz cevabı bulmuşuz ve ölmek bir yok oluş değil. Ama yine de binlerce kilometre uzaklıkta bile öksüren bir çekik gözlü insana bi adım uzaklaşıp “acaba” bakışı atıyorsak…
