1
Kendimle çelişkilerimden bir kesit bu. Anlatamadıklarımın yazısı. Kafamın karışıklığının aynası. Bu aynayı yaptım zira benim de çözümlemelere ihtiyacım var. Bunu bir dinleyiciye aktarmak da bir sonuç verebilirdi belki ama yapamazdım. Cesaretime 1 gram olsun güven duymuyorum. Nedeni de basit aslında, bu konu o kafa karışıklıklarımdan değil. Deneyip test ettiğim, daha doğrusu bilinçli testlerle değil zaman içinde deneyimlediğim bir gerçek bu; cesur sayılmam. Açamazdım da bu yüzden kimseye, yine açamayacağım da sanırım. Halbuki ben kendimi çok derin bir adam olarak da görmem, hani baksan ağır bir derdim falan da yok benim ya da diğer insanlardan çok farklı bir yönüm. Yine de gizli kalmasını istiyorum konuşabileceğim bazı şeylerin, hatta benden bile gizli. Tabi nereye kadar kendimden saklayabilirdim o da bir muamma yani aslında saklayamazdım bile büyük bir ihtimalle. Bu yüzden gözümün önünde, bana ait fakat sizin de okuyabileceğiniz bir şekilde yazmak istedim. Böylece sizinle paylaşacaklarımı paylaşıp, hem dertlerimi açmış hem de eskisi gibi hayatıma devam etmiş olacağım.
Kendimle çelişkilerim demiştim… Dedim ama bu konuya hemen girip de maruzat bildirir gibi bir metin okumanızı da yazmayı da istemiyorum. Uzata uzata yazmak, anlatmak istiyorum sadece. Bu hiç kesilmeyecek sözlerimin boşluğa gittiğini sanıp özgürce yazmamla da ilgili olabilir. Çünkü bilirsin herkesin hayatında bu tip günlük konuşmalar olmuyor. Yanlışlıkla hatalı yazdığım bir kelimeyi burada düzeltebilirim ama seninle yüz yüze konuşsak mimiklerimden kelimelerime her şey bir anlık olurdu. Rahatım ve sen de aynı zevkle oku istiyorum. Bunu birkaç kişide yaydığımı hissetmek ve belki bir işe yaramış hissetmek istiyorum. Ben olsam sıkılırdım ama sen sıkılma. Emir de, rica de ummak de ama sıkılma bunları okursan. Çünkü en yakınlarıma dahi arka arkaya bu kadar çok cümle kurmamıştım, sana kurmuşsam sen de değerini bil. Biliyorum “sevildiğini bil” cümlesi gibi saçma ve itici geliyor kulağa ama emin ol bir zihnin serbest stil, sansürsüz ve sınırsız önüne gelen her şeyi anlatmasına şahit oluyorsun. Bunun bir değeri olmalı ki ben bunu deli zırvası gibi kendi kendime değil biriyle konuşurken anlatmış olayım. Hoş sen konuşmayacaksın, konuşursan da bu yorumla mektuplaşır gibi olacak. Ben ona da razıyım. Hatta asıl istediğim bu. Siz beni havasız, düz ve bana yakışacak bir isimle çağırırsınız ben de sizi; ve belki sorunlarımızı aşarız. Kimseye söylemediklerimizden ‘kimse’ler sayesinde kurtuluruz. Tanışmak da saçma geliyor zaten ayrıca çünkü tanışsan da bir insanı ayrılırken, bağın koptuğunda, kavga ettiğinde tanıyorsun. E biraz geç oluyor tabi. Halbuki burada öyle bir şeye ihtimal dahi yok. Yarın beni görsen tanımayacaksın bile ama ben senin ne derdin varsa hepsini bileceğim, sen de benim.
Bu amaçla anonim bir mecra kurulur aslında ama anonim mecralar ya da internette hemen hemen her yer kız avcısı ve saç reklamcısı ergen yavrularımızla dolu olduğu için bu boş bir çaba olurdu. Yine de hayali bile güzel. Sadece dertlerin uzun metinlerle dikkate alınarak yazıldığı, kimsenin birbirini tanımadığı ve değişik tiplerin ban atıldığı bir yer yahut sadece değişik tiplerin üye olduğu bir yer. Zaten bu tip şeyler genellikle uygulama ya da site olarak meşhur olur ama bunun meşhur olması da iyi bir şey değil. Düşünmeyi öğrenecek adamın burada olması bir fazlalık.
Bunu asırlar önce ilk yapan kişi yaymaya çalışsa ve popüler olsa es kaza; savaşlar dahi olmayabilirdi. Gerçi suya anlatmak gibi de bi şey var ama henüz o kadar olamadım ben. Gerçekçi ve realist yazıtlar bırakmak bir işime yarayacak elbette ama onun ne olduğundan inan emin değilim. Fakat tercih ettiğim bir gerçek. Suya anlatmaya ya da içime atmaya tercih ettim bunu. İlk değil hem. Belki bu yüzden hala eşiğinden dönüp içine girmiyorum psikolojik bunalımların. Zaten bu bunalımlar bence beynin büyümeye ayak uyduramaması ile ilgili bir gerçek. Yani 30 yaşın üzerinde öleceğini yeni anlayanlar hariç kimse bunalıma girmemeli. Etrafındaki sevdikleri ölünce de başlarına gelen bunalım bundan kaynaklı değil mi? Bir arkadaşın ya da baban ölür, sen kendi ölümüne korkarsın aslında. Biliyorsun zira onlar da sen de bir fanisin. Tabi ki ölümlerin acısını yargılamıyorum haddime de değil. Bir insan artık yok diye ben de acı çektim ama bu alışılabilen bir şey, unutulan bir şey ama insanlar asıl kendi ölümlerini unutamıyorlar daha doğrusu kendi ölümlerini daha zor unutuyorlar. Gülebilen kanser hastalarından edindim bu bilgiyi. Hatta uzun vadede 2-3 sene ömrü kalan yaşlı amcalardan. Dedemden.
Ölüm hep can sıkıcı bir konudur. Halbuki dertlerin de sonudur bir bakıma. Mutsuz bir ölü görmedim; tabi mutlusunu da görmediğim gibi. Şehit olmak utlu eder kimisini ama şehit olduktan sonra mutlular mıdır, bilmiyorum, bilemeyiz. Kaosun kendisi bu. O yüzden de sıkıcıdır. Cenaze evinde işinden konuşan konuyu değiştiren amcalar gibiyiz hepimiz diğerlerinin ölümüne. Basite indirgiyoruz. Zorluğunu kabul etmiyoruz. Karşımıza çıkınca da bunca insan ölü ve bunca insana üzülen insanlar da öldü. Şimdi benim bir tanıdığım öldüyse ben niye 40 günün üzerinde yas tutayım, diyoruz. Böyle söylenmeye devam edelim alttan alta, ölenler bir acı bırakır ama biz de alabildiğimizi alalım hayattan. Bir gün daha ağlayarak geçmesin. Aklımıza geldiğinde saygı duyalım anısına sahip çıkalım kâfi. Yanlarına gideceğiz zaten.
Sıkıcı mı devam ediyorum? Değiştirelim mi konuyu? Bir sonrakini bekle. Bu volüm de başka bir şey okursun eğer sıradakini okursan…
Tam da şimdi değiştiriyorum konuyu çünkü işim var ve buna yarın yazmaya devam ederken düzenlemek sahteliğine karıştırmadan paylaşıyorum direk.
Düzenlesem ne mi olur?
