65. Kitap – Martin Eden

   Kitap hakkında ikinci kez yazıyorum. Birini okumayı bitirmeden önce ‘Son Kalem’ isimli bir yazar grubu için yazmıştım ve finali görmeden yazmak, Jack London’un sadece sınıf ayrımı gibi avam bir konuyu (herkes tarafından ele alınan bir konuyu) ele alıp kitabı öylece bitireceğini sanmakla büyük, büsbüyük bir hata yapmışım meğer. Biraz konu bölümü hakkında spoiler verdim ama bunun temize alınmış, yeni baştan yazılmış ve dikkatle incelenmiş bir inceleme yazısı olduğunu bilmelisin. Ötekiler öyle değil miydi? Baştan savma mı yazılmıştı o kitap incelemeleri, işte bunu sorgulama. O bana kalmış. Bundan sonra böyle. Ben bi’ şeyler ortaya koymak için çabalayıp, kendimce güzel işler ortaya koyarken senin gibi alt sınıf, hatta üst sınıf olsa ne fark eder, sınıfına sadık biri bunu sorgulayamaz! Sorgularsanız ya da yetersiz görürseniz ya da sizle aynı paydada buluşamayacak kadar tüm sınıfları reddedip yalnız başıma kalırsam, 64’e binip Sille’ye gider Erhan Müdür’den tekneyle bi’ turu atmayı rica eder az ilerde intihar ediveririm.

   Kitabı okumadan-yarısını okuyup bir kere; okuduktan sonra bir kere daha yazıyorsam, sen de en az iki kere okuyacaksın. Adil olanı bu. Bu yüzden kitabı okumayanların muhtemelen “ne diyo lan bu” deyip kapatacağı yazım, kitabı okuyanlarda bir gülümseme yaratacaktır.

   Yazıyorum. Yani, Eden gibi değil. Büyük ihtimalle PTT bana 5 cent’lik bir çek bile getirmeyecek, banka hesabımı yazılarımla kazandıklarımla dolduramayacağım ama insan bir ortak payda buluyor işte okuduğu şeyle. Hele ki iş arkadaşı “ayna nöron fazlalığı var sende” (Ayna nöron empati kuran bölümde bulunan nöronlar ve araştırılması gereken bi’ mevzu imiş) teşhisi koymuş bir Osman için hiç de zor değil bir ortak payda yaratmak. Hemen bir amatör yazar olduğum aklıma geldi ve hop! Artık ben amansız bir Martin Eden’dim. Bahsettiğim yazar grubunda da bi’ arkadaş “benim gibi biri” diyerek tanıtmıştı. Diyemedim ki “hala nefes alıyorsun?” keza ben de az nefes almıyorum hani. Yine de intihar etmemiş olmamam beni Martin Eden’cilik maceramdan alıkoyamazdı.

   Yazıyorum işte sen de biliyorsun ama “yazar mıyım?” diye sorsam cevabı ben bile veremem. Bu adam veriyor. İlk alınacak ders de bu zaten. “Amatör” kelimesinin kendisi bir amatörlük sebebi. Yani düşün ki ben bir otelde yiyecek içecek departmanında çalışmak istiyorum(!) o zaman evde tabak taşıyıp kariyer beklentisine giremezsin ve ben amatör bir garsonum da diyemezsin. Gidip bi’ kaç yere başvurur, işe girer, gerekirse asgari ücret gibi -“asgari”nin kelime anlamını bilmeyenlerin verdiği- bir miktar parayla çalışır, izler, öğrenir ve garson olursun. Alınacak ders bu aslında. Ben zaten amatörüm deyip kalemle kağıtla uğraşmıyor Martin. Gidip bir daktilo kiralıyor, babalar gibi okuyup öğrenip yazıyor. Demiyor ki “bilmem, iyi olmuş mudur acaba?” diye, ilk yazılarını bile bir dergiye gönderecek cesareti var çünkü inanmış. Hatta inancın insanın dışardan bir mevhuma verdiği açık senettir, bu adam biliyor. Biliyor ki Martin Eden bir yazar ismidir ve çok yakında pek çok kişi bu ismi saygıyla anacak. Aidiyet ve sevilen işin peşinden gitmek budur. Başlarda karı kız için edebiyat mı yapıyor algısı var ama bu bir yanılsama. Yani tabi ki Ruth için yazıyor ama yazdıkça Ruth’un bir değeri kalmıyor. İlla ki o delik kara olunca içine çeker diye bir şey yok. Aydınlık içine çekiyor Martin’i. Ve bi’ yerden sonra, o aydınlıkların içinde kalıyor. Ayna nöronlarım çok şükür o kadar safları sık tutmuyor da yırttım.

   Jack London’un okuduğum 5. kitabıydı bu. Ve yavaş yavaş tanıyorum artık onu. Sorun neyse çat diye ortada. İnsanın bi’ durumda aklından geçirebileceği her şeyi ve erdem sahibi insanın ne yapacağını gösteriyor. Gösteriyor ki sen olsan aynı sonuca varmazsın. Sen bir yazar olsan o gemiye hiç binmezsin mesela, mesela garanti bir rahatlık varsa önünde, çekeceğin istediğini yapamama derdini sırtlanıp o istekleri ertelmişsindir çoktan. Ruhunu tatmin edip yüceltecek kararları genellikle salaklık olarak görürsün bir de. Halbuki insanlık o salaklıkları yaparak medeniyet kurabilir. Zaten yontma taşıyla av yapabilen insan, duvara resim çizmeye çalışanı, kağıdı bulduğuna sevinen insanı, tekerleğini döndüren insanı salaklıkla itham eder. Bugün o bulunamayan ve isteklerinizin üzerini eşip çıkaracağınız şeyi size fısıldayamam ama herkesin içinde o fısıltının zaten var olduğunu söyleyebilirim. Salak olun canım biraz da. Paraya önem vermeden son paranızı bir kafede yemek yemeye harcayın, en sevdiğiniz sigara malbora ise onu için, bıktıysanız bırakın, toplumun yaftalarına bakmadan bir yol tutturun ve ıslığınızla bastırın o güruhun uğultusunu. Mutluluk bu da değil ama mutsuzluğun sebebi bu saydıklarımın tam aksini hesaplamak. Bir roman kahramanı değiliz, Ruth sizi görse suratınıza tükürmez belki, kaslı kollarınız ve yaptım diyebileceğiniz hiçbir şeyiniz de yok işte o zaman hüsran yakındır. Birer roman kahramanı olmalıyız.

   Yine de gerçekçiliği üzerinde kafa karıştırıcı bir kitap. London bu kitabı yazdığından bu yana o yıkıp geçtiği putlar yeniden inşa edilmiş ya da o birkaç putu devirmeyi unutmuş ki o putların torunlarıyla bugün biz haşır neşiriz. Çünkü bizim gerçeklik algımız bu putlara dayanıyor. Devleti tanımam, ben bireyselciyim diyebilen yoksa, youtuberlara boş insan gözüyle bakılıyorsa, ben market açmak istiyorum diyen gence önce bir işletme okuman gerek deniliyorsa bu böyle. Sınıf ayrımının temeline koyulan parayı kaldırmadıkça ve eğitimi -okuldan bahsetmiyorum- tek gerçek olarak ele almadıkça değil demokrasi, komünizm bile eşitliği sağlayamaz ve gerçek yargılara ulaşamayız. O sebeple de gerçekliği kafa karıştırır tabi bu kitabın. Çünkü gerçekle tanıştırıyor.

   He bi de sınıf ayrımı, sınıfların üzerinde de bir Martin Eden var. Zengin zengin olduğu için iki üç kitap okuyup fiyakalı elbisesiyle elit olduğunu zannederken, altını çiziyorum zannederken; fakir zaten zenginlere has bu entel dantel işler zannediyor. Martin’e göre ise deneyimlenmemiş her şey muallak. Okumayı deniyor sadece ve o ışık içine çekiyor. Burada asıl konu aşk olmaktan da çıkıyor sonra. Sınıfları altta kalanın canı çıkıyor diye reddetmiyor çünkü. İnsan her yerde insan. Onu meşhur olduktan sonra yemeğe çağıran, arasının normalde bozuk olduğu eniştesi de suratına hakaret ettiği ve sonra yine ondan da yemek daveti alan Savcı kadar insan. Asıl insanlık ise Eniştesine para verip artık ablasını çalıştırmamasını istemesi. Eline geçen ilk ve devamının geleceği muallak olan toplu parayla Maria’nın çocuklarına ayakkabı alması. O ışık ilk içine çektiğinde okuyor, okumayı emrediyor ışık. Sonra vermeyi, güzeli görmeyi ve en sevdiği şey bile olsa çirkini reddetmeyi emrediyor. Bu her şart ve ahvalde iyi insan olmak diye de açıklanabilirken işin içine sınıf falan girmiş ki yazılan dönemdeki çatışmaların magazin değerini gözetmiş olabilir yazar. O da işin olay örgüsü. “İyi insandı Martin Eden” diye tek cümlelik bir kitap yazılamayacağına göre mazur görürüz tabi. Yine de bulunmayan bir tarafta, bireyci yaklaşımda bulunması ile toparlanmış.

   Başrolde bir yazarın olması ilgimi fazlasıyla celbetti. Kitabın “nasıl özgür olunur” ve “hedefe giden yol” hakkındaki verdiği örnekler de iç açıcı, ümit verici doğrusu. Sonuçları pek içinizi açmayacaktır ama sahte bir hissiyat uyandırmıyor aksine kendinizi, kendinizi suçlarken buluyorsunuz. Kaç Martin’i öldürdük bilmiyorum ama toplumumuz hala aynı putlara takılıp ancak menfaate dayanan ilişkilerle birlik olabiliyor. Ve üzgünüm ki sınıfınızı geliştirmediğiniz sürece, bir çöpçü doktor kadar maaş alıp en az onun kadar iyi bir iş çıkarmadığı sürece, ele geçen her kuruşa tapıldığı sürece; sınıflar, cehalet ve ölü Martin Eden’lar olacak.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir