63. Kitap – Ben Orada Değildim Üstelik Siz de Yoktunuz
63. Kitabım “Ben Orada Değildim Üstelik Siz de Yoktunuz”u bitirdim. Bitirmek için çok bir çaba göstermemiş hissediyorum. Yani başladım ve bitti. Buna bilâhare değineceğim ama bu yeni yazı dizinimden bahsetmek istiyorum.
Aslında “Hikâye” kısmı olan uygulamalarda, daha doğrusu, Facebook ve İnstagram’da okumaya başladığım yeni kitapların fotoğrafını-kapaklarını paylaşıp bir sanal kitaplık dizisi oluşturmuştum. Ama daha önce blogta yazdığım rap albümleri hakkındaki yazılarıma ve gündem görüşlerime alternatif olarak “Sanat” ana başlığı altında, “Edebiyat” başlığıyla kitap deneyimlerimi de paylaşmaya başladım. Ha keza bu dizinde de değişen hiçbir şey olmamakla birlikte artık bir konuda daha ne düşündüğümü belirterek özgürlüğün bir ucundan daha tutabileceğim. Bu mantık beğenilme arzusunu tanımayan konumuzdaki yazarın da sahip olduğu bir mantık ve adam kitap yazmış. Bırakın devrik gözlerinizle hikayelerimde gördüğünüz yazı tanıtımını aşağılamayı da biraz tadını çıkarıyım. “63. Kitap – Ben Orada Değildim Üstelik Siz de Yoktunuz”, vatana ve millete hayırlı olmasını Allah’tan niyaz ediyorum, Sesibüzüşesice.com sakinleri verdikleri 10 okurluk destekle bu yatırımı zaten çok önceden hak etmişti efenim. Buyurun kurdelemizi keselim…
Zahmet edip kitaba geri dönecek olursak özgürlüğünü Küsürat Yayınları şirketiyle ispatlamış, bana genellikle “Kaybedenler Kulübü” filmindeki Kaan’ı hatırlatan Burak Aksak’ın yeni kitabı. Gariptir, bu denli özgür insanları bizim toplum yadırgar ve kitap marketlerinde hep araya sıkışmış bir halde görevli yardımıyla bulunurlar. Tıpkı beraber aldığım ve muhtemelen bir sonraki yazımda bahsedeceğim, Onur Ünlü’nün yeni romanı “Kız Çocuğu” gibi. Ama bu da gariptir ki Onur Ünlü elindeki tüm imkanları kullanıp her yere -Okan Bayülgen’in şovuna dahi- katılmasına rağmen, Doğan kitap gibi geniş yelpazeli bir şirketten kitabını piyasaya vermesine rağmen; ne site önerilerinde ne yeni çıkan kitaplar rafında görünmedi, görünmüyor. İşin şirketlerle, pr’la olan kısmını bir tarafa bırakıp çoğu hikâyede kendimi bulduğum kitaba dönecek olursak:
Bir hikâye kitabı, bir roman da olsaydı mesela “ne kadar iyi olabilir ki” diye düşünüyor insan. O insan benim. Büyük bir klasik okumayacaksam şayet, yani okuyacağım kitap farklı farklı toplumlarda ve yaş gruplarında yankı bulmamış bir kitapsa yahut kısacası yeni çıkmış bir eserse; “ne kadar iyi olabilir ki”ler ve “al bi’ edebiyatçı edebiyat düşmanı pezevenk daha” arasında gidip geliyorum. İlla ki o klasikler de bir zamanlar yeni çıkmıştı ama içerisindeki mizahı tasdik eden bir toplum bulabildiğimiz için birer klasik oldular. Bu kitabın ve şu an okumakta olduğum “Kız Çocuğu” romanının tanıtıcı, klasik gösterici, aslında daha doğrusu tasdik edicisi benim. Yazara karşı ön yargımı kıran “Leyla ile Mecnun” olmasa ben de tasdik edicisi olmazdım aslında ama sonuç olarak şunu söyleyebilirim ki bu kitabı okuyup da kötü olmuş deme olasılığın neredeyse yok. Birkaç hikâyeyi sevmeyebilirsin ki zaten kitaba öyle bir açıdan bakarsan muhtemelen herkesin 2-3 belki 10 tane beğenmediği hikâye-öykü çıkabilir ama insan ister istemez en beğendiklerine odaklanıyor. Yayınevi bunu pazarlama stratejisi olarak hesaplamış mıdır diyeceğim ama o da yazarla aynı kişi. Bu bakımdan Burak Aksak; okunmanın, sevilerek okunmanın anahtarını bulmuş diyebilir miyiz? Demesek ne yazar desek ne? Akıl okumanın alemi yok deyip devam edebilirdi öykülerden birinin kahramanı ve tabi yazar da. Çünkü bütün hikayeler bir adamın ışınları. O adam ise içinizde olduğunu bildiğiniz ama bastırılmış ışık kaynağı.
Kitap farklı hikayelerde farklı kurgular ve karakterlerle, birbirinin devamı niteliğinde olmayan örgülerle bir araya gelmiş. Ayrı ayrı incelemesi yapılabilir mi, dersen, tabi ki yapılır fakat öyküler çok kısa olduğu için ve kitabın kalınlığı da hesaba katılırsa hepsinin akılda kalmayacağı kesin yine de sevdiğim birkaç noktasından bahsedeceğim -spoiler vermeden-.
Benim müzik yaparken mahlas olarak kullandığım ve anlamını da kendim türettiğim pesent tıpatıp aynı karakter olarak hikayelere geçmiş. İş ararken bulamamanın üzüntüsünü dahi çekmeyen ve verilen hayata dirense de kıramayınca yerine oturtulan, sadece iş değil her alanda kötülerden bezmiş ve hatta o kadar bezmiş ki çoğu hikâyede “diyemedim tabi” diye biten konuşma çizgileri… Yılmış ve nefret dolu ve direnip kırmaya inanan olursa hemen arkasında yer alacak kadar inançlı ve içine düşürüldüğümüz yalnızlığın psikolojik sonuçlarını göre göre yazacak kadar kendinden haberi olan hikayeler. Bir noktaya kadar mükemmel giden hayatın devletin etki alanına girdiği anda mahvolduğunu da gösteriyor, dinini çocuk gibi yaşamanın güzelliğini de. Fakat dinsiz de olsan gülümsenecek şekilde. Güzeli görmemizle aramızda ne var, bunu fark edenler kesin intihar mı eder? 30 yaşını bu farkındalıkla tamamlasan ve sadece annenle sen kalsan bu dünyada, yapacak tek şey ne olurdu bu canına yandığımın dünyasında?
“Müşkülpesent”i ayırarak bulmuştum ben Pesent ismini. Müşkül belli, ihtiyacı olan, yıkık. Müşkülpesent ise bunu dert dahi etmeyen dik kafalı, açık alınlı. Bu durumda pesent de vurdum duymaz olmaz mı? Burak Aksak’ın hikayesi olur hatta. Hatta girişteki “Bu kitap neden yazıldı şimdi?” başlığına bakacak olursak direk Burak Aksak da olabilir. İçimizde negatif bir enerji olarak toplanıp küfür olarak çıkan ama tanı koyamadığımız dertlerin prospektüsü de denebilir. Hem öyle kurtarıcımız önderimiz falan da değil bu bir prospektüs dediysek açıklayıcı yani. İçindekini sana açıklıyor. Mesela yarın ben gibi her bokunu takip de etseniz, sevginizi ticarete yoğurup zulmetmez. Bir kahraman olamaz. Kahramanları oldum olası sevmezmişim gibi zaten. Siz de böyle hissedeceksinizdir okuyunca. Çünkü doğru birdir ve bu doğrudur ki bir kahraman zorbadır, hiç değilse ayrıcalıklı olduğu için bir zorbadır, boş verin bunu kimin fark etmemi sağladığını! Kahramanlarınızı öldürün. Ya da bırakın bunu sizin yerinize ben yapayım. Ama öncelikle, fazla akbili olan var mı?
