64. Kitap – Kızçocuğu

Bi’ süredir yaptığım şeyler oldukça monoton. Hatta bu süreç içerisinde kurduğum zorunlu iletişimleri saymazsak, yeni biriyle de karşılaşmadım-tanışmadım diyebilirim. Sevip sevmediğimin umursanmayacağı bir ortamı paylaştığım, sevip sevmeme konusunda elimden hiç bi’ şey gelmeyen iş arkadaşlarım ve yatağımın arasındaki mekiğin tek kaçış noktası olarak kitaplar kaldığı için ve heyecanlı bir kitaba denk geldiğim için; “Kızçocuğu”nu okumadım, yuttum. Bu Âh Muhsin Ünlü ile de ilgili sanırım. Onunla karşılaşmamı sağlayan, artık görüşmediğimiz arkadaş bile halen saygı uyandırıyor. Lanetli Malbora’nın lanetli bir sayıdan oluşan fiyatına rağmen tiryakisi olmamın sebebi de yine Ünlü’nün bir şiirinde yatıyor. O yüzden Onur Ünlü’yü Okan Bayülgen’in programında kitabını tanıtırken görür görmez -aslında daha çok Okan tanıtıyordu kitabı- ertesi gün kitapçıda aldım soluğu. Millet herifin genç sevgilisinden konuşurken benim düşüncelerim “Nasıl ya? Adam Türk Edebiyatına muhtemelen mihenk taşı gibi bir eser koymuşken derdimiz hayatını kiminle paylaştığı mı olacak gerçekten?” gibi cümleler arasında geziniyordu. Sonra okumaya başlayınca genç sevgilisinin, daha doğrusu hayat arkadaşının, adını bile unuttum. Elimdeki yarım kitabı da bitirdikten sonra -Ben Orada Değildim- hışımla kapağını katladım, bitti.

Kitabın hikâye örgüsüne, temasına, üslubuna falan geçmeden önce daha ilk sayfalardayken şunu fark ediyor insan; aslında bizim de çeviriye mahkûm olmadan kullanabileceğimiz bir dil var; Türkçe. Peki neden biz eski Türkçe’den yahut dünyadan çevirisi yapılmış, yapılan çeviriler de yetmemiş güncel çeviri ile son baskısı yapılmış kitaplar okuyoruz? Daha önemlisi bizim dilimiz günümüz edebiyatçılarının kullandığından daha iyi bir anlatımla kullanılamaz mı? Yani neden kaliteli ve güncel ve direkt bana yazılmış bir yerli metin göremiyoruz? Bu sorunun aynısı müzik ve bilhassa film-dizi sektörü için de geçerli. Sadece satılıyor-tutuyor diye yapılan son jenerasyon işlerinden kaçalım derken ya çevirmenlerin ya kötü yapımların kucağına düşüyoruz. Ama şükür ettiren birileri de çıkmıyor değil çok şükür. Kendimden bahsetmiyorum yahu kitap diyorum kitap…

                Kitabın arka kapağındaki tanıtıma Peter ve Ayşe’nin para bulmaya çalışırkenki bir sahnesini koymuşlar. Cesur bir hareket bence bu. Türünün tek örneği değil tabi, arka kapak tanıtımını kesitlerle süsleyen birçok kitap bulabilirsiniz ama cesur sıfatını nasıl kazandığına dikkat çekmek istiyorum daha çok. Cesurca çünkü kitaptan haberi olmayan herhangi bir X kişisi eline alır almaz arka kapağına bir bakar ve bakınca da onu yakalayacağını sanıyorum, Doğan Kitap da öyle sanmış, bunun farkında olsa gerek. X isimli okurumuz da heyecan dolu güncel Türk Edebiyatı’ndan hoşlanıyor ise, şu an kasaya yürüyor olmalı. Abartmıyorum hayır. Belki ilk arka kapak okumanız “buuneeaaamına” diye sonuçlanabilir. Ama kitap okuyan biriyseniz oradaki özgün anlatımı ve heyecansız geçmeyen her bir cümleyi yeni keşfedilmiş bir renge bakar gibi karşılayacaksınız.

Kitap içerisinde birçok sosyal tespite değinip atıf yapıyor. Şöyle ki; Genç yaşta evlendirilen çocuklar, kırsal kesimde bitirilemeyen cehalet, cehalete çare diye bulunan doğmalar ve dogmaları da aşan içgüdüler, göçmenlerin yaşamı, bastırılmış cinsel eğilimler, katili katil yapan onca unsur, travesti cinayetleri, aşkın boyutları, azıcık siyaset, çok fazla 18 yaş altında yaşanan zulüm ve psikolojik bir geri dönüşü olan hayatlar, kolluk kuvvetlerine sert mi sert eleştiriler, Ermeniler ve yaşadıkları zulüm… Dersiniz ki “dur küfretme, zulüm de Allah’a dahil”. Ha yüksek mi yüksek bir yere çıkıp Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni izlemişsiniz ha bu kitap… Coğrafyanın kader olduğunu söylerler, oraya da atfı olacak bir tane ve üzerimize düşenleri satır aralarında kapabilirsiniz. Hoş okur kitaba başlamadan salim kafayla şöyle biraz düşünse ödevlerini hatırlar zaten ama kitabı bitirip kapağı kapatınca salim kafaya bile ihtiyaç duymuyor.

Onur Ünlü’yü yazar gibi yazar yapan ise bu kadar çok zümreye ve soruna temas edebilmesi değil sadece. Zaten köşe başına oturup mahallesindeki insanların derdini toplayıp üzerine biraz örgü kursan sen de bir yazar olursun benim gibi ama herif hem bunu layıkıyla ve hudutsuzca yapmış hem de Ayşe Şekeryan gibi bir deha yaratmış. Hani ben yazsam 3-4 popüler olmayan bilgiyi sıkıştırır, “Ayşe tecavüze uğramış bir dâhiydi” der geçerdim. Sanırım o yüzden benim adım Onur Ünlü değil ve ben hala bir blogta kendi kendimi ağırlıyorum ama takdirden çok hayret ettiğim bir konu bu deha yaratma meselesi. Sharlock Holmes kitaplarıyla ilk karşılaştığımdaki hazzı aldım nispeten ve sanmayın ki diğer karakterler de o kadar özen yok. Bi’ sır vermek gerekirse sanırım Onur ağabey olayı zihninde oluşturur oluşturmaz karakter kasmaya başlamış karakterlerin etrafını ve içini doldurdukça da böyle dörtdörtlük iş çıkmış. Tabi karakterlerin üzerinde duracak demeyin ben ne kitaplar okudum…

Olay ise aslında her yerde görebileceğiniz gibi -yan blogta var hemen- intikam hikayesi. İntikam alınıyor mu alınmıyor mu diye merak ediyorsan, hani mutlu son mu hazin son mu diye; şu kadarını söyleyebilirim gerçekçi bir son var. Tabi onu blogtan değil kitabın son sayfalarından okumak durumundasınız. Çok düşmüş akıllı mı akıllı bir genç kızın olağanın dışında aklıyla yarattığı olağan dışı çevre olsa olsa böyle olurdu dedirtecek olaylara kapı açıyor.

Kitap sizin evin kapısını da açar ve baş köşeye oturur umarım. Kendinize bir iyilik yaparsınız evet ama bu evladiyelik sanat eseri sülalenizin şirazesine ayar yapacaktır. Bunun okutulmasına ihtiyacımız var. Özellikle de romandaki dertler olağanüstü bir gerçeklikle yaşanırken, her gün bir çocuk tecavüze uğrarken. Kitabı “hiç gerçekçi değil” diye yorumlayabileceğimiz günlere…

Selametle.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir