69. Kitap – Albaya Mektup Yok
Kültür ve anlayış şeklimizi etkileyen dinamitlerin benzer olduğu toplumlarda bununla karşılaşmak da mümkün. Savaş, çatışma ve kaos ortamından bizi kâr yahut hiç değilse zarara uğratmadan çıkaran insanların kutsallığından bahsediyorum. Unutamayız, değer veririz. Oysa insandır. Hani en iyisinin bile günahı vardır. Bundan 2 önceki kitaptaki günahları irdeleme konusundan da pencere açacak olursanız bir insanın tek kutsal yanı gazi yahut şehit olmak olabilir, gerisini insan olarak değerlendirmeli. Bu kitap da ise gazinin, şehidin insan tarafından bahsediliyor ama günahlarıyla değil, beklenmedik bir yönünü, terk edilmişliğini ele alıyor. Öyledir. Çok saygı duyduğumuz, kutsal gördüğümüz bu insanlar, hani 5 santim dik dursa kurşunu kalbine yiyip ‘ölümsüz’ olacak insanlar gazi kaldıklarında biraz kuytu köşede yere düşmüş ekmek muamelesi görüyorlar. Kimse yemiyor ama yerden kaldırılıyor, yüksek bir yere. Sonra terk ediliyor ama bir kutsallık kırıntısına sahip şekilde, vakur, hiçbir işe yaramasa da. Paragrafı toparlayacak olursak anlaşılabilir bir konu. Hatta Albay’ın adı bir Türk ismiyle anılsaydı hiç şaşırmazdık ‘İnsanlar böyle mi tepki verir gazi birine!?’ diye.
Adam savaşmış, hatta inandığı ve halkına hediye ettiği bu davasını oğlunun kanıyla sulamış. Yaşlı biri ama bürokrasi kadar değil. İnsanlıkla alakası olmayan devlet aklının bunamışlığı kadar da değil. Yine de öyle bir yaşta olsam depresyonlardan depresyon seçeceğim bir hale, hiç müdahale edemeden, hayat tarafından getirilmiş. Tüm zorbaların haklı olduğunu ispatlayabileceği, bahaneleri rahatça üretebileceği bir ortamda haksızlık oluşmuş. Yani ‘öylesine yazılmış’ gözüyle bakılamayacak kadar olası. Yalnızlık olası, açlık, bitiviye umutlarla yaşamak, hayatla tek bağının gözünün önünde erimesi olası. Çünkü bu zorbalıkları yapanların bir sebebe sarılıp trambolinmişsiniz gibi üzerinizde tepinmesi olası. Ve ‘ben olsam’ dediğinizde izleyebileceğiniz en mantıklı yolla Albay’ın seçtiği yol bire bir aynı. Belki biraz umarsız biri, aç oldukları ve ocaklarında yemek olmadığı gerçeğini saklamak için taş kaynatmama yolunu seçebilirlerdi diyebilirsiniz. İsyankâr bir ruhla “yeter lan” diye ayağa kalkabilirsiniz siz olsanız. Yine de postacıya umutla bakmaktan kendinizi alamazsınız. Beslediğiniz umut boşa çıkınca korku ve kinden ve biraz da boş vermişlikten başka ne kalır kalbinizde?
Yeni ve farklı bir dünyaydı bu kısacık kitap. Kitapların bir konuda diğer sanat dallarıyla benzerlik gösteriyor. Yine de bahsettiğim o konuda açık ara önde olduğuna emin olabiliriz. O da şudur ki; kitaba başlarsınız, okuyup (sayfalarını!) bitirirsiniz ve o hayatı artık yazardan devralırsınız. Okuduktan sonra o dünya da kitabın kapağıyla beraber kapanmıyor. Artık bir Albay’ım. Gururum var. Gururuma en büyük sebeplerden biri de canını milletine hediye eden oğlum. Artık bana bakacak kimse kalmasa da, hanımın hastalığına çare olacak gücümü bulamasam da yaşıyorum işte, varım. Boynu bükülen gururumla ben, bir de yaşlı eşim. Bana kazık atmaya çalışan dostlarım da horozum kadar benimle. Ben, boş ver…
