67. Kitap – Son Oyun

   Kitabı okuduğum zamanla bu metni yazdığım zaman arasından yaklaşık 4 kitap geçti. O yüzden bazı detaylarını anımsamak zorunda kalmam gerektiğini hissediyorum. Kitabı okuyup özümseyenlerden, sahiplenenlerden ve bir yanlışlığıma sivrilebilecek okurlardan ve ayrıca kitabın okuyucu adaylarından verebileceğim kısıtlı bilgi için özür dilerim. Ama bu her noktada böyledir zaten. Size ne kadar gördüğüm her detayı aktarmaya çalışsam da gözüme görünmeyecek küçük bir detay kalırdı, kalmıştır ve kalacaktır da. Hoş, bütün detaylarını anlatmayı başarabilsem (ki bu bir başarı mıdır, ayrı bir soru) kitabın ne yazılmasının ne de okunmasının bir önemi kalırdı. Yani ne kadar Martin Eden’i daha okurken yazmaya başlasam, hatta 2 kez yazsam da çok da kitaplara faşist yaklaştığımı falan düşünmeyin. Ya da gidin Martin Eden’le Son Oyun’u kıyaslayın. Totalde 5 okura ithafen yazdığım yazılarda dert edindiğim noktalara Jack London olsa bu kadar dikkat eder miydi, bunu da bi’ tartın ve takdir, tebrik mesajlarını aşağıdaki paylaş butonunda..he.bele..hübele

   Yanlış anlaşılmasın, kötü bir kalemden bahsetmiyoruz. Ama ne kadar iddialı bir isimle yayımlanmış olsa da içeriği o kadar da iddialı olmayan bir kitaptan bahsediyoruz. Kısaca bir cinayet romanı yazmak için (hayalimce) Çukurova tarafında bir kasabanın büyüsüne kapılıp orada yaşamaya başlayan kahramanımızın varoluşçuluğuyla katil olarak yazdığı romanın içine düşmesinden olay örgüsünü alan bir kitap. Ortalarına geldiğinizde “kitap okuyorum” diyebiliyorsunuz. Çünkü ben ilk 3’te 1’ine kadar giriş çiğliğini mi desem nasıl anlatsam bilmiyorum ama o girişin gelişmeye geçtiğini hissedemedim. Yani aslında romanın ilerideki kısımlarının anlaşılması için karakterleri açıklamaya gidilmiş ve başarılı da olunmuş. Ne kadar ana karakterimizin adını dahi bilmesek de hizmetli kadının ensest ilişkisine varana kadar irdelenmiş karakterler, karakterlerin günahkâr tarafları.

   İnsan toplum yahut ilahi inançlar tarafından sunulan belli kurallara uymak zorunda gibi algılanır. Mesela Müslüman bir toplum zannedebilir ki iman etmek ve namaz kılmak bir zorunluluktur. Oysa bu dinin temel emirlerinin bulunduğu Kur’an-ı Kerim’den de görülür ki insan tamamıyla özgürdür. İman konusunda da yaşam konusunda da. Yine de toplum kendi önüne koyduğu bu setin arkasına geçmekten müthiş zevk alsa da o seti önüne bir şeref gibi koyar, zevkini gömer ve sanki o setin bekçisiymiş gibi yaşar. Günahlar o yüzden olsa gerek, zevk vericidir. Bir Müslüman’ın alkolden aldığı zevkle bir Hristiyan’ın şaraptan aldığı zevk aynı değil muhakkak. Çünkü İslam’da az ya da çok, öylesi ya da böylesi, her şekilde haram, yani ruhani bir alemde cezası olan özgürlükken; Hristiyanlıkta bir sevap vesilesi dahi olabiliyor, her ne kadar farklı şekillerde pek hoş görülmese de. Yani insanlık kendine inançla koyduğu setler ya da içgüdüleriyle de olsa günaha tutsak ve ana karakterimiz de bunun farkındalığını, kader mevhumuyla beraber ele almış.

   Kaderi insan üstü bir ilaha inanıp insan aklıyla eleştirmek bence en başından bir paradoks oluşturuyor. Bu tip zekice sanılan sorulardan ‘kelam’ alanında iş yapar diye İmam Hatip yıllarımda arkadaşlarla çok tartışırdık. Misal “Allah kaldıramayacağı bir taş yaratabilir mi?” diye insan aklının en uç noktasının bile basitliğini gösteren sorular çıkıyordu ve bir ateiste “Allah yoksa bu dağları kim yarattı?” diye sormaktan farksız geliyordu bu sorular. Kitabın ana sorunu, yazılma sebebi olan sorunun içindeki kavramlar inanca değinince “İnanç boyutunda değerlendirme yapılmamalı” ilkeleri boşa çıkıyor.

   Örgüsü, kurgusu analizleri çok güzel. İlk sayfalarda yapılan küçük yerleşim yerlerinde herkesin aynı anda rüya görmeye başladığı tespiti gibi, insanların otoriteler arasında nasıl savrulabileceği gibi güzel tespitler var ama bazı noktaları da bi o kadar yersiz ama “bir yere bağlamak için gerekli” noktalar da var. Misal karakterimiz kadınların ruhundan çok iyi anlıyor ve bir satranç oyunu gibi ele alınırsa kadınların sonraki 3 hamlesini, erkeklerin de en az 5 hamlesini hesaplayıp oynuyor. Abartmış olabilirim. Tamam, belki bir erkek başka bir erkeğin 5 hamlesini de olsa tahmin edebilir. Ama her kadını da öyle daha diyaloğa bile geçmeden ‘çözmek’? Bu konu kitabın gerçekçiliğini düşürüyor bence. Bu yüzden de kendimi bir bilim-kurgu film izler gibi, ütopik bir roman okur gibi hissettim.

   Finalde roman olarak değerlendirilebilecek bir kitaptı bence. Bunu roman olarak değerlendirilebilir görmek senin işin mi, derseniz; ben okurum. Elbette her şeyi beğenmek zorunda değilim ve elbette Ahmet Altan benim beğenimle yahut beğenmememle Ahmet Altan’lığından bir şey kaybetmeyecek, kazanmayacağı gibi. O yüzden roman olarak nitelendirilebilir bulmama rağmen mükkemmel bir roman diyemiyorum. İnsanların soru sormasını sağlamak sanatın asıl konusudur evet ama ben cevap da verilmesine karşıyım. İnsanların inançlarını ele almak bıçak sırtında bir konudur ve Ahmet Altan o kadar elastik değilmiş. Hiç değilse kitabı yazmadan önce küçümsenen cemaatlere bir danışsaymış bu “kader” mevhumunu. Çünkü kader ya da cüzzi-külli irade meselesi insanların kafasını boydan boya çatlatabilecek bir konu iken suçu kadere atmak fazla klasik arabesk. 10 üzerinden puan verecek olursam 5 diyebilirim.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir